AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Sylvia Eleanor Claythorne

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Sylvia Eleanor Claythorne
Yazar
avatar

Mesaj Sayısı : 4
Galleon : 6
Kayıt tarihi : 25/08/09

MesajKonu: Sylvia Eleanor Claythorne   Salı Ağus. 25, 2009 2:52 am

Zaman durmuştu sanki. Başka kimse yoktu dünyada ikisinden başka.

Hareket etmeye çalıştı. Başaramadı. Sanki bir beden kilitme laneti yemişti. İçiyse vücudunun aksine fazla hareketliydi. Hissettiği şeyi kendine tarif etmekte kifayetsiz kalıyordu. Bir duygu kokteyliydi sanki bu. Adı ya da tanımı ne olursa olsun, hoşuna gitmemişti.

Nathan'ın kusursuz ve bir o kadar gergin yüz hatlarından kaybolup gitti bir an. O derin, siyah gözlerdeki nefreti hissettiğinde ise ilk hamlenin karşıdan geleceğini anladı. Ne kadar zor olsa da kendini toparlayıp karşı tarafın lanetine karşı kalkanını tutabildi.

“Yapabileceğinin hepsi bu mu Eleanor?”

Nathan’ın kin ve alaycılık dolu sesi kulaklarında yankılandı bir süre. Bu kadar mı nefret diyordu ondan? Bir zamanlar ona taptığını söyleyen o adam bu adam mıydı? Hayır, hayır! Gerçek değildi bu. Kaldıramazdı, kabul edemezdi bunu.
Nathan’ın yolladığı ve son anda yana çekilerek kurtulduğu lanet olayın gerçekliğini Sylvia'ya acı bir şkeilde hatırlatarak kendine gelmesini sağlamıştı. Karşısındaydı işte. Elinde asası ve gözlerindeki nefretiyle ona lanet göndermeye hazırlanıyordu. Mantığının ve kalbinin cebelleşmesinden sonra kararını verdi. İnandıkları uğruna terk ettiği bu adamı gene inandıkları uğruna yenmek zorundaydı. Aşkı boşverebilmeyi öğrenmişti nasıl olsa. Başarabilirdi.
Asasını Nathan’a doğrulttup tereddütsüz olduğunu umduğu bir sesle bağırdı.

“Expelliarmus”

Nathan hiç gecikmeden geriye doğru çekilip büyüden kurtulurken, küçük, sinir bozucu bir kahkaha attı.

“Ne kadar zayıfsın Eleanor. Her zamanki gibi.”

İçinde öfke dalgasının büyüdüğünü hissederken karşısındaki adamın nefretle parıldayan gözlerinde başka bir duygunun belirtisini farketti o an. Dudakları hafifçe kıvrıldı.

Ses tonu ya da mimikleri hiçbir şekilde belli etmese de Sylvia Nathan’ın gözlerindeki paniği görmüştü. Şayet geçen beş yıl Nathan’ın panik olduğunda hiçbir şey yapamadığı gerçeğini değiştirmediyse her şey çok kolay olacaktı.

Üstüne gelen lanetten asasının bir hareketiyle kurtulurken ipeksi bir sesle konuştu. Bu sefer sesinin tereddütsüz olduğundan emindi.

“Hayır Nathan.”dedi delici bakışlarını adamdan ayırmadan. “Zayıf olan ben değilim-”
Asasını bir kez daha doğrultup haykırdı.
“Stupefy”

Lanet Nathan’ın göğsüne hızla çarptığında Sylvia yarım kalan cümlesini tamamladı.
“Sensin.”

Nathan’ın gözleri bir an dehşetle açılıp ardından aniden kapandığında gövdesi de geriye doğru düştü. Ellerinden kayan asası beton zeminde yuvarlanarak Sylvia’nın ayaklarının dibine geldi. Yanılmamıştı. Henüz on yedilik bir yeniyetmeyken Syltherin ortak salonunda yaptıkları düelloda olduğu gibi yenmişti Nathan’ı.

Asayı almak için eğildiğinde yanından hızla geçen lanetle nerde olduğunu hatırladı. Ne on yedi yaşındaydı ne de Sytherin ortak salonunda. Hemen doğrulup etrafına bakındı. Biraz ileride iri yarı bir ölümyiyenle savaşan Kate’i gördü. Onun hemen sağında uzun sarı saçlı bir ölümyiyenle çarpışmakta olan James vardı. Ve yüzlerini seçemediği onlarcası...

Asasını onlara yöneltip yardım etmeye hazırlanırken ölümyiyenlerin sırayla buharlaşmakta olduklarını fark etti. Yeniliyorlardı.

O anda kulaklarına kalın bir erkek sesi ulaştı.

“Ennervate”

Hızla dönüp baktığında sersemletme büyüsünden kurtulmuş olan Nathan’ın, elinden tutup doğrulmasına yardımcı olan bir ölümyiyen gördü. Büyüsünü yolladığında ise artık çok geçti. Buharlaşmışlardı. Tıpkı "o günkü" gibi gözlerinin önünde yok olmuştu Nathan. Belki beş, belki on yıl sonra görecekti onu bir daha. Belki de hiç göremeyecekti. Yitip gitmişti bir kez daha gözlerinin önünde. O berbat günkü kadar canlı bir şekilde hatırladı Sylvia diyaloglarını.


_____________________________

“Sylvia, şakası bile hoş değil.”

“Ben şaka yapmıyorum.”

“Neden bahsediyorsun sen?”

“Nathan… Ben sana ölümyiyen olmak istemediğimi söylemiştim.”

“Evet. Ama seherbaz olmak istediğini söylememiştin.”

“Ben çok üzgünüm. Ama olmak istediğim kişi olmak istiyorum. Bunu engelleyemem.”

“İstediğin bu mu? Çok güzel. O halde bana ihtiyacın olmayacak.”

_____________________________



Sırtında hissettiği bir elle geçmişten sıyrılıp bugüne dönebildi. Elin sahibini görmek için arkasına döndüğünde James'i gördü.

“İyi misin” dedi James yumuşak bir sesle.
“Ee- evet, iyiyim.”Durup etrafına bakındıktan sonra devam etti.“Ya sen? Diğerleri?”
James konuştuğunda sesinde engelleyemediği bir titreme vardı.
“Ben iyiyim.”dedi. Bir an sustu, başını yere eğdi."John ve Lucy …”
Sesi giderek bir fısıltıya dönüştü ve havada asılı kaldı.
Cümlesi bitiremedi. Gerek de yoktu zaten.

“Lanet olsun”derken gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarına ulaşmıştı.
...



Bu kötü karşılaşmanın ardından bir hafta geçmişti ve bir hafta boyunca yakasını bırakmayan baş ağrısıyla ve kabuslarla boğuşmak durumunda kalmıştı.


Öğleden sonra uyayabildiği birkaç saatten sonrskan ter içinde uyandı. Her saniyesinde Nathan'ın olduğu bir kabus görmüştü yine. Sakinleşmesine yardımı dokunabileceğini düşündüğü kısa bir duş alıp baş ağrısı için ilaç almaya lüzum görmeden bir kahve yaptı kendine.

Bordo bir örtünün çevrelediği yatağının üzerinde sırtını vermiş oturuyordu şimdi. Kahvenin hoş aromasını içine çekerek yudumladı.



Odasında gezindi bakışları. Aralıklı pencereden süzülen ışık huzmesi koyu tonlarla döşenmiş odanın kasvetini biraz olsun azaltsa dışarıdaki ılık ilkbahar havasından nasibini almamış görünüyordu bu oda ve sahibesi.

Kahvesinden küçük bir yudum daha alırken yüz hatlarının gerginleşmesi bir hafta önce yaşananların anısının aklına doluştuğunun kanıtıydı.

Nathan'ın bakışları canlandı gözlerinin önünde. Her ne kadar bir duygunun somut olabileceği kadar somut olsa da o nefret, inanmayı reddediyordu çaresizce. Elinden başka bir şey gelmiyordu.

Kahvesinin son yudumlarını da içtikten sonra fincanı solundaki şifonyerin üstüne bıraktı. Yatağından kalkıp odasından çıktı. Evinin tahta zemininde yürüdü yavaş adımlarla. Bahçeye açılan, zeminle uyumlu kapının kolunu çevirip dışarıya attı kendini.



Ilık bir rüzgar yanaklarını okşadı anında. Saçları hafifçe hareketlendi. Dün yağan yağmurdan sonra etrafa yayılan toprak kokusunu içine çekti onu rahatlatmasını umarak.

Bir şey fark etmedi. Bir nebze olsun rahatlayamadı. Kafasını kurcalayan sorulardan bir tanesi bile yok olmamıştı. Hepsi yerli yerindeyd ve işgale devam ediyorlardı.

Bahçenin ortasındaki hasır masayı çevreleyen hasır sandalyelerden birine oturdu.

Suçluluk duygusu, merak, nefret, aşk… Hepsini birden yaşıyordu. Üstün olan ise sürekli değişiyordu. İki meslektaşını kaybetmişken Nathan’ı düşünmesi vicdan azabı çekmesine neden oluyordu. Bu anlarda suçluluk duygusu ağır basıyordu. Ama elinden gelen bir şey yoktu. Nathan’ı hala sevdiğini çok uzun zaman önce anlamış ve bunu kendine itiraf etmişti. Böyle yaşamaya da alışmıştı zaten. Onu görmekse bu alışmışlığı tamamen yerle bir etmişti. Dünya üstüne yıkılmış gibi hissediyordu. Tüm düzeni alt üst olmuştu.


Güneş batmak üzereydi şimdi. Etrafa yaydığı harika kızıllıkla eşsiz bir manzara sunuyordu dünyaya. Sylvia ise ne olursa olsun Nathan’ı unutamayacağını söylüyordu kendine. Nasıl başarabilirdi ki bunu? Ellerini tuttuğu, dudaklarının ıslaklığını hissettiği ilk ve son erkekti o.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Astianola
İksir Profesörü, Ravenclaw Bina Sorumlusu
avatar

Mesaj Sayısı : 28
Galleon : 32
Kayıt tarihi : 10/08/09
Karakter Yaşı : 22

Kişisel Bilgiler
Quidditch Konumu:
Özel Yetenek: Vampir

MesajKonu: Geri: Sylvia Eleanor Claythorne   Salı Ağus. 25, 2009 7:59 pm

RPG Puanınız: 80'dir.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Sylvia Eleanor Claythorne
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Karakter Bölgesi :: Rpg Kutusu :: Değerlendirme-
Buraya geçin: